Türk siyaseti, ideolojik şablonların ve "sağ-sol" ezberlerinin çoktan iflas ettiği, tamamen "matematik ve lojistik" üzerinden yürüyen olağanüstü bir türbülansın içinden geçiyor. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP kurultayı için verdiği o meşhur "mutlak butlan" kararı, ana muhalefet partisini sadece hukuki bir kaosa sürüklemedi; aynı zamanda iktidar blokunun en çok çekindiği kabusu, yani "erken seçim sandığını" geciktirmek için yargıyı nasıl bir manivela olarak kullandığını bir kez daha tescilledi.
basının karşısına geçen Özgür Özel, her ne kadar "Yeni parti falan kurmuyoruz, Atatürk’ün partisine sahip çıkacağız" diye bastıra bastıra söylese de, arkadaki kapalı grup toplantılarından sızan gerçekler çok daha yakıcı bir zaman baskısına işaret ediyor.
Gerçekçi olalım: Siyaset tek ihtimalli bir oyun değildir. Kemal Kılıçdaroğlu ekibi genel merkez binasını mahkeme kararlarıyla elinde tutmaya devam eder, Özgür Özel ve "Değişimci" kadronun siyaset yapma kanalları ihraç dalgasıyla tamamen tıkanırsa ne olacak? Daha da önemlisi; muhalefet bu iç savaşla boğuşurken iktidar baskın bir erken seçim ilan ederse ne yapılacak?
Sıfırdan bir parti kurmanın, tabelasını asmanın ve YSK’dan seçim vizesi almanın en az bir yıl sürdüğü bu sistemde, muhalefetin en büyük aktörleri ortada mı kalacak?
İşte tam bu noktada, dışarıdan bakanların "asla yan yana gelmez" dediği ama lojistik aklın fısıldadığı o formül devreye giriyor: Kurulu ve vizesi hazır bir yasal şemsiye partiyle stratejik ortaklık.
Son günlerde Hüseyin Baş liderliğindeki Bağımsız Türkiye Partisi’nin (BTP) bu krizde Özgür Özel’e verdiği o çok net, amansız destek ve Meclis odasındaki fiziki dayanışma ziyaretleri sadece bir "geçmiş olsun" nezaketi değildi. Bu, gelecekteki olası bir "Çatı İttifakı"nın zemin etüdüydü.
Hüseyin Baş dönemiyle birlikte BTP, o eski geleneksel muhafazakar kalıplarını kırarak, liyakati savunan, sosyal medyayı aktif kullanan ve en önemlisi seküler bir Atatürk milliyetçiliğini merkeze alan genç bir dil inşa etti. Bu yeni dil, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun CHP’de kırmaya çalıştığı o yüzde 30’luk cam tavanı aşma vizyonuyla birebir örtüşüyor. BTP’nin kökenindeki muhafazakar/Ehl-i Beyt hassasiyeti, İmamoğlu’nun hitap etmek istediği sağ/muhafazakar tabanı ürkütmeyecek; Hüseyin Baş’ın modern tarzı ise seküler gençliği kaçırmayacak bir köprü sunuyor.
Murat Karayalçın gibi solun duayen isimlerinin "sol oyları bölmeyin, başka tabelaya sığınmayın" şeklindeki haklı hassasiyetleri, Değişimci kadronun SHP gibi eski bir amblemi canlandırmasını imkansız kılıyor olabilir. Ancak baskın bir seçim kapıya dayandığında, mesele bir "parti birleşmesi" olmaktan çıkar; bir "Demokrasi ve Ulus Devlet İttifakı" lojistiğine dönüşür.
Özgür Özel ve ekibi BTP’ye katılmaz; ancak seçime girme yeterliliği buz gibi tescilli olan BTP’nin yasal şemsiyesi altında, "Bu bir parti yarışı değil, rejimi ve demokrasiyi kurtarma mücadelesidir" diyerek ortak listelerle sandığa gidebilir. Tıpkı geçmişte barajları aşmak için uygulanan bağımsızlar hareketi ya da çatı partileri gibi... Meclis’e girildiği günün ertesinde ise emanet amblemler teslim edilir ve herkes kendi yoluna yürür.
Türkiye’yi yöneten akıl, yargı eliyle ana muhalefetin kapısına kilit vurarak muhalefeti dağınık ve alternatifsiz yakalayacağını sanıyorsa yanılıyor. Siyasetin bu yeni nesil aktörleri, eski kuşağın ideolojik dogmalarına hapsolmuş değil. Zaman sıkıştığında, hukuki kilitleri açacak anahtarın nerede olduğunu çok iyi biliyorlar.
Eğer Özgür Özel’in dediği gibi CHP içindeki o kurultay sandığı delege önüne getirilmezse, Ulus Devlet İttifakı kendi mecrasını hiç beklenmedik, ezber bozan amblemlerin altında bulacaktır. Çünkü söz konusu olan demokrasinin geleceğiyse, lojistik her zaman ideolojiden daha hızlı yol alır.
