“Ben kimim?” sorusuna, kim cevap verebilir? Kimsin sen? Düşüncelerin misin? Hatıraların mısın? İlişkilerin misin? Bir saat önceki sen yoksun. Aslında hiçbiri kalıcı değil, bu sorunun cevabını zihin bir türlü veremiyor. Kendini cevap olarak koyduğu yere sorunun kaynağı nasıl girsin? Bu noktada zihin duruyor... Bir an düşüncelerini durdur ne olduğuna bir bak; ne hissediyorsun? Ne görüyorsun? Bir boşluk geliyor insana, bir kimliksizlik hali, ‘hiç'e yakın bir ben kalıyor ortada…
Ama o ''ben'' zihinle kurulmuş değil varlıkla tanışmış bir ben oluyor. Sen sustuğunda Rabbim konuşuyor. Bu bir metafor değil içsel bir gerçeklik. İbn Arabi'nin en zorlayıcı cümlelerinden biri ''hakikat söz ile değil hal ile taşınır''. Yani sen hakikati anlatamaz sadece yaşarsın. Ağaç gövde yapmak için uğraşır mı? Uğraşmaz. Varlığı gölge öğretir. Asıl mesele düşünceyi bırakmak değil, düşünceyi aşmaktır asıl cesaret. Düşüncelerini üreten zihin her şeyi çözmek ister. Bu da bir şeyleri kontrol etmenin yoludur, kontrol de sabote etmenin yoludur maalesef.
Sebebi kendisi olan bir zihinle sorun çözülmüyor, çözmeye çalıştığın her gerçek bir süre sonra seni yoruyor. Yoran zihin değil bu arada onun sürekli konuşması... İbni Arabi der ki; Varlık hakikate kulak kesildiğinde başlar; kulak zihinle değil kalple olur ve kalpten korkan nefsin fısıltısını ilahi zanneder. Kendi karanlığınla baş başa kalmaktan korkmuyor isen; zihnini susturmayı dene lütfen. Susan bir zihninin sessizliğinde sukutun konuşmamak değil de anlam yüklememek olduğunu fark edeceksin. Kendinle yüzleşmek sana iyi gelecek...
